NCDT
İşeri
Didim Seyahat
Yavuz
Yelda Açıkgöz
Köşe Yazarı
Yelda Açıkgöz
 

İÇİLMEYEN BİR KAHVENİN HATIRI

İÇİLMEYEN BİR KAHVENİN HATIRI İkimiz de kendimizi değil ama yaptığımız işi çok önemsiyorduk. Bazen birilerinin bu ikisi arasındaki ince ayrımı anlamayıp dalga geçeceği, hatta hiçe sayacağı kadar çok… Gece oldu mu yazmaya ara verir, telefonu elime alırdım, onunla konuşma saatlerimdi... Bu gecelerden birinde şöyle dert yanmıştım ona: “Biri bana ‘Sanki cerrahsın da hayat kurtarıyorsun!’ dedi. Düşünebiliyor musun Serhat? Hayır, belki ben yazdığım bir hikâye ile tam hayattan vazgeçmek üzereyken birinin kalbine dokunabilirim! Bir cerrah kalp ameliyatı yapıp hayat kurtarabilir ama ben de hayatın ne kadar anlamlı olabileceğini gösterebilirim ona anlattıklarımla. Gözünde canlandır: Adam kafasına silahı dayamış, o sırada televizyonda, bir film ya da dizi karakteri nokta atışıyla bir şeyler söylüyor… Yola devam etmesine ilham verecek sözler! Bak, bırak ona iyi hissettirecek bölümler silsilesini bir kenara, o kritik anda bile kurtarabilirim onu ya! Hele bir de… senin gibi işini hakkıyla yapan, iyi bir oyuncu aracılığıyla şaha kalkıyorsa kelimelerim; ben onu yaşama yeniden bağlayabilirim işte, olamaz mı?” Gülmüştü. Çok iyi bir oyuncu olduğunu çok iyi biliyordu. Yine de nezaketinden hiç ödün vermeden teşekkür ettiğini hatırlıyorum, çok zarif bir erkekti… O bayıldığım, kulaklarımda taze bahar çiçekleri açtıran ses tonuyla yanıtlamıştı: “Hikâyeler, hikâyelerin seyrini değiştirebilir, güçleri de buradan gelir zaten. Cerrah işlevini yitirmek üzere olan bir kalbin yeniden atmasını sağlayabilir ama filmler, oyunlar, kitaplar ve hatta şarkılar kalbe asıl kanı pompalayan, asıl insana yaşadığını hissettiren bunlar değil mi?” Ardından birkaç tanıdığı insanın, şu cümleyi kurduğuna tanık oldum: “Onun gibi birini daha önce hiç tanımadım.” Bu cümle öylesine söylenmiş bir cümle değil; ben de hayatım boyunca onun gibi birini tanımadım. Beni sadece fiziki görünümü ya da sahip olduğu yeteneğin sınırlarını bıkmadan, üşenmeden, yorulmadan zorlaması değil; o şifa gibi yayılan yaşam enerjisiyle de etkilerdi. O kadar çok ki, ben o enerjiden ürkerdim… Bunu ona anlatmaya çalıştığım zaman, “Abartma; hadi, en azından denemeye değer, bir kahve yahu, alt tarafı bir kahve içeceğiz!’ der dururdu… Ben yine de yapamazdım; beni üzeceğini, dağılacağımı ve bir daha hiç toparlanamayacağımı düşünüp ona bir telefon mesafesinden daha fazla yaklaşmaya korkardım... Hayranıydım onun. Oysa oyuncu bir erkekle bir gönül ilişkisine girmeyeceğime yemin etmiştim. Senarist bir kadın ve oyuncu bir erkek… İkisi de kariyerlerinin belki de en güzel zamanlarında… Bu olması gereken ama ne yazık ki benim daha önce deneyip çok büyük bir hayal kırıklığına uğradığım bir denklemdi. Kendimi sadece işime vermek istiyordum, onun da her zaman yaptığı gibi… Onu televizyonda ilk gördüğüm an yaşadığım heyecanla nasıl kanepenin tepesine çıktığımı, şovunu izlerken ve şarkılarını söylerken nefesimi nasıl tuttuğumu ona da anlatmıştım… Hepimiz gibi ben de on beş yaşındayken bir Okan Bayülgen fanıydım. Bu zamana kadarki tüm televizyon kurallarını yıkıp seyirciye yaranmak yerine “Uçurdum seni!” deyip telefonu istediği an kapatabilmesine ve elbette akıllıca sözler etmesine bayılırdım. Ama on beş yıl sonra biri çıkmış ve ‘Uyanık Bar’ isimli bir gece programı ile ondan daha fazlasını yapmıştı. Okan Bayülgen idolüydü ve o idolünü yıkıp geçmişti… Bunu Okan Bayülgen’in de bildiğine eminim. Oyunculuk ve şarkıcılık sunuyordu; kahkaha ve haz, çılgın bir aura… Kabalıkla değil, zarafetle gelen bir ince mizahla… Her anı dolu dolu bir gece şovu… İnanılmazdı. Zaman duruyordu o programın saatinde benim için… Arka Sıradakiler’in yoğun temposunda sahnelerimi yazıp onun programını izlemeyi iple çekiyordum. Kimdi bu adam? Serhat Mustafa Kılıç! Merak ediyordum onu. Ah bir yakından görsem…   Bir iki haftaya kalmadan, Rabbim sesimi duymuş gibi, bir markette karşıma çıkardı onu… Sadece birkaç ev uzakta, aynı mahallede yaşadığımızı bilmeden… Ona doğru çekilmiştim… Yorgundum; hemen alışveriş yapıp eve gitmek, yazılmamış sahneleri bitirip Uyanık Bar’ı açmak istiyordum… Kafamdaki kusursuz planımla kasa sırasında beklerken o tam da önümdeydi işte; birkaç kişi geride ya da ileride değil, tam önümde! Acele acele aldığı ürünleri poşetlere koyarken kalbim yerinden çıkacaktı sanki… Ne kadar hızlı hareket ediyordu… O da kendi yaptığı programın saatine mi yetişmeye çalışıyordu? Ya da kendisinden sonraki insanın zamanına saygısından mıydı bu telaşı? Belki de ömür denilen vaktin tik taklarına karşı hep bir savaş vermesi gerektiğini hissediyordu… Ona hem hiç bakmamaya çalışıyordum hem de pürdikkat bakmaya… Hem görmemeye çalışıyordum suretini hem de her zerresini gözlerimle içmeye… Kalbimin gümbür gümbür atışını duyacak diye ödüm kopuyordu. Çok yakışıklıydı, çok çok çok… Marketten poşetleriyle birlikte çıkıp gittiğinde aklımın bir parçasını da o poşetlerin içine koyup yanına almıştı sanki… Eve gittiğimde sosyal medyadan ona yazdım. Cevap verdi. Telefonumu aldı. Konuşmaya başladık. Şimdi Facebook’tan o yılların fotoğraflarına bakınca görüyorum ki çok güzel bir kadınmışım ama o zamanlar bunu hiç bilmiyordum, öyle hissetmiyordum. Sadece beyin olarak var olan ve ötesini yok sayan; işi gücü hayali karakterlerle, deli gibi başarılı olmaktan başka hiçbir şey düşünmeyen bir dizi yazarıydım. Kendi hayatım çok ıssızdı. Yalnız ve karanlık geceler, Serhat’ın adını telefon ekranında gördüğüm anda aydınlanıyordu artık. Saatlerce konuşuyor, dertleşiyorduk. O anda yaşadığımız hayatın hangi bölümündeysek yorgunluğunu, beğenilmenin mutluluğunu, yaptıklarımızın ve yapamadıklarımızın acısını tatlısını paylaşıyor; günün Z raporunu alıp öyle yatıyorduk ayrı yataklarda… Ama tek bir yüreği ikiye bölerek uyuyan iki insan gibi. Bir gece eğer bir kahve içmeye gelmeyeceksem artık beni aramayacağını söyledi. Gelmeyeceğimi söyledim. Aramadı. Aradan birkaç ay geçince ben aradım. Dostluğumuz yine geceleri aydınlatıyor; içimize koca İstanbul’un bedel olarak koyduğu yalnızlık ağrıları sohbetlerimizle diniyordu. Ben yine kahve içme teklifini reddedene kadar… Daha da tanındığını, hayranlarının arttığını, dünyadaki tüm güzel kızların onun peşinde olduğunu, tüm bu kadınlarla rekabet etmemin imkansızlaştığını düşünüyor, daha da korkuyordum artık ondan. Ama ona söyleyemiyordum. O yine bana küstü; bu küsüp barışmalı hasbihalimiz tam beş yıl sürdü. Sessizliğimiz ise 1 yıl… Onu hayatımda dünya gözüyle ikinci ve son kez göreceğim güne kadar… 2016 yılıydı. On dört yıldır ilk defa çalışmıyordum, kendimle ilk defa karşılaşmış gibiydim. Hayatımı değiştirme kararı almıştım. Belki de “hayatımı yaşama kararı” desem daha doğru olur. İstanbul’da, dört duvar arasında dizi yazarken sadece Caddebostan sahilinde deniz kenarındaki yürüyüşlerimle mental sağlığımı korumaya çalışmak aptalca geliyordu artık. Kapalı spor salonlarının havuzları yerine uçsuz bucaksız denizlerde yüzmek, araçların egzoz kokusuyla dolu sahil şeritleri yerine yemyeşil ormanlarla kaplı dağlarda yürümek istiyordum. Doğaya en az yazı kadar aşıktım ve artık nefes alamıyordum İstanbul’da… Kaz dağlarının olduğu Balıkesir Akçay’a taşınacaktım. Gitmeden önce Seksenler dizisinde oynayan bir arkadaşım beni sete davet etmişti; Serhat aklımda yoktu, daveti kabul ettim ve onu kuliste gördüm. İkimiz de bizi beş yıl boyunca birbirimize bağlayan muhabbetimizi hatırlamış olmalıyız ki birkaç saniye mıh gibi kaldık. Yanıma gelmedi. Arkasını döndü, aynada makyajıyla ilgileniyormuş gibiydi. Yanına gittim, İstanbul’dan ayrılacağımı, Balıkesir’in yakın bir şehir olduğunu, iş toplantılarım olduğunda bir uçakla gelip gideceğimi, mesleğime devam edeceğimi anlattım. Artık yazma tutkumu bir kenara bırakıp hayatı yaşamaya cesaretimin olduğunu söylemek istiyordum… Buz gibiydi… Her zamanki nezaketiyle benim için sevindiğini söylerken sesinde içilmemiş kahvemizin kırgınlığı, gözlerinde geçen zamanın sitem dolu küskünlüğü vardı… O sırada set çayları gelmişti bahçeye, çay içmeyi teklif ettim. Cevap vermedi. “Bari birlikte bir fotoğrafımız olsun, hadi gel” dedim. Telefonumu açıp objektife gülümserken; tam o anda onun yokluğunu fark edince hüzün dolan ifademi, ne kadar kırıldığımı dün gibi hatırlıyorum… O da kırgındı, anlıyordum. Müfit Hoca “motor” dediğinde, “Ergun Plak” sahnesiyle başlamıştı çekim. Resmen döktürmüştü… Her zamanki gibi… İnsan bir tane kelime sürçmesi ya da bir ezber kayması yaşamaz mı? Onlarca insan yine ona hayran kalmıştı, benim gibi… O muhteşemdi ve ben ondan korkmuş, cesaretimi topladıktan sonra ise geç kalmıştım… Aslan kadını ve Yengeç erkeği zaten olmazmış diye teselli edecektim daha sonra kendimi… Artık benim dostluğumu bile istemiyordu… O gün sette ördüğü duvar o kadar sertti ki, bir daha yanına gitmeyi aklımdan bile geçirmemiştim. Sahnesini oynadıktan sonra bir anda kaybolmuştu zaten… Sosyal medyada kız arkadaşının neden yanına iki gün sonra gittiğini sorgulayıp yargılayan insanlar; hayatı hep kendi penceremizden gördüğümüz kadarıyla biliyor, görünenin ardını hiç düşünmüyoruz. Bir erkek uzaklaştığında karşısındaki kadın ondaki kararlılığı görüp geri çekilebilir; çünkü o an için bundan başka çaresi yoktur… Daha fazlası arsızlığa girer. Birbirini seven insanlar birbirine saygı duyarlar, olması gereken de budur. Sekiz yıl boyunca Serhat’ın hayatında olan, ‘Kadınım’ dediği insan böyle olacağını bilse iki saniye bile bekler miydi? Emin olun o arsızlığı da gurursuzluğu da göze alırdı! Aklınızı başınıza devşirirken vicdanınıza da kulak verin; geride kalan o insanın dünyası başına çökmüşken, hâlâ yaşadığı kaybın şokundayken acısını daha da fazla dağlamayın… Korlar içinde orman yangınına dönen yüreğine bir de siz odun atmayın acımasız sözlerinizle… İnsaf ve insan ne kadar birbirine yakın iki kelime değil mi? İkisinden birini bulun içinizde, lütfen. Serhat sadece benim için değil, hepimizin nezdinde özel bir insandı… Sosyal medyada nüfus cüzdanını değiştirmemesine kadar didik didik edilirken, sağlığını ihmal edecek kadar deli gibi çalışmaktan böyle bir külfet işe bile ayıracak kadar vakti olmadığını hesaplayamayanlar… Bazı sayfalar tıklanma uğruna evinde bulunan maddeler üzerinden haber yaparken, Serhat’ın hayat görüşünü iyi bilenlerden biri olarak; uyuşturucudan nefret ettiğini, bir oyuncunun yüksek bir performans için, sağlam bir irade ve disiplin ile yaşaması gerektiğini savunduğunu söylemek istiyorum. Bu görüşte olmasaydı, canlandırdığı o tüm karakterler nasıl hafızamıza kazınırdı, bu enerjiyi nasıl bulabilirdi?! O, sanatını üretmek için kendini tüketti ! Onun kalbi sadece oyunculuk için atardı, okul bile açtı oyuncular yetiştirebilmek için, durmadan çalıştı. Sağlığını hiçe sayarak çalıştı! “Teşkilat” dizisinden sağlığı sebebiyle çıkarılmasını kaldıramadığını, bu üzüntüyle tıpta bile yeri olan kırık kalp sendromuyla kalp krizi geçirdiğini düşünüyorum. Belki de şimdi sorgulanması gereken, dizi sektörünün acımasızlığıdır. Neden iyileşmesi için süre verilmedi? Biz senaristlere sorun çıkaran bir oyuncuyu hikâye icabı öldürmemiz ya da yurt dışına göndermemiz söylendiğinde öyle yaparız. Ya da tam tersi istendiğinde bir oyuncunun sağlık sorunu için yine bir kılıf uydurur, oyuncunun geri dönmesini bekleriz. Nitelikli yapımlarda; profesyonel yapımcı ve yönetmenlerle süreç böyle yürür. Senaryo, karakterlerin kaderini tayin edecek güçtedir! Raporlu halde bir gün sete gidemeyince kovulmak ne demektir?! Neden Serhat’ın sağlık sorununa saygı duyulmadı, rolü için senaryo beklemedi?! İşte sizin tıklamalarınızdan para kazanan etik yoksunu sayfaların asılsız haberlerine değil, bu soruya kafa yormanız gerek! Gerçekten Serhat’ı yüreğiyle seven herkesi “Teşkilat” dizisini boykot etmeye davet ediyorum. BU BİZİM, ONA OLAN SEVGİMİZ İÇİN SAYGI DURUŞUMUZ OLACAKTIR. O oyunculuk için doğdu, oyunculuk için yaşadı ve oyunculuk uğruna aramızdan ayrıldı… HÜRAYDIN HABER
Ekleme Tarihi: 26 Ekim 2026 -Pazartesi

İÇİLMEYEN BİR KAHVENİN HATIRI

İÇİLMEYEN BİR KAHVENİN HATIRI

İkimiz de kendimizi değil ama yaptığımız işi çok önemsiyorduk. Bazen birilerinin bu ikisi arasındaki ince ayrımı anlamayıp dalga geçeceği, hatta hiçe sayacağı kadar çok… Gece oldu mu yazmaya ara verir, telefonu elime alırdım, onunla konuşma saatlerimdi... Bu gecelerden birinde şöyle dert yanmıştım ona: “Biri bana ‘Sanki cerrahsın da hayat kurtarıyorsun!’ dedi. Düşünebiliyor musun Serhat? Hayır, belki ben yazdığım bir hikâye ile tam hayattan vazgeçmek üzereyken birinin kalbine dokunabilirim! Bir cerrah kalp ameliyatı yapıp hayat kurtarabilir ama ben de hayatın ne kadar anlamlı olabileceğini gösterebilirim ona anlattıklarımla. Gözünde canlandır: Adam kafasına silahı dayamış, o sırada televizyonda, bir film ya da dizi karakteri nokta atışıyla bir şeyler söylüyor… Yola devam etmesine ilham verecek sözler! Bak, bırak ona iyi hissettirecek bölümler silsilesini bir kenara, o kritik anda bile kurtarabilirim onu ya! Hele bir de… senin gibi işini hakkıyla yapan, iyi bir oyuncu aracılığıyla şaha kalkıyorsa kelimelerim; ben onu yaşama yeniden bağlayabilirim işte, olamaz mı?” Gülmüştü. Çok iyi bir oyuncu olduğunu çok iyi biliyordu. Yine de nezaketinden hiç ödün vermeden teşekkür ettiğini hatırlıyorum, çok zarif bir erkekti… O bayıldığım, kulaklarımda taze bahar çiçekleri açtıran ses tonuyla yanıtlamıştı: “Hikâyeler, hikâyelerin seyrini değiştirebilir, güçleri de buradan gelir zaten. Cerrah işlevini yitirmek üzere olan bir kalbin yeniden atmasını sağlayabilir ama filmler, oyunlar, kitaplar ve hatta şarkılar kalbe asıl kanı pompalayan, asıl insana yaşadığını hissettiren bunlar değil mi?”

Ardından birkaç tanıdığı insanın, şu cümleyi kurduğuna tanık oldum: “Onun gibi birini daha önce hiç tanımadım.” Bu cümle öylesine söylenmiş bir cümle değil; ben de hayatım boyunca onun gibi birini tanımadım. Beni sadece fiziki görünümü ya da sahip olduğu yeteneğin sınırlarını bıkmadan, üşenmeden, yorulmadan zorlaması değil; o şifa gibi yayılan yaşam enerjisiyle de etkilerdi. O kadar çok ki, ben o enerjiden ürkerdim… Bunu ona anlatmaya çalıştığım zaman, “Abartma; hadi, en azından denemeye değer, bir kahve yahu, alt tarafı bir kahve içeceğiz!’ der dururdu… Ben yine de yapamazdım; beni üzeceğini, dağılacağımı ve bir daha hiç toparlanamayacağımı düşünüp ona bir telefon mesafesinden daha fazla yaklaşmaya korkardım... Hayranıydım onun. Oysa oyuncu bir erkekle bir gönül ilişkisine girmeyeceğime yemin etmiştim. Senarist bir kadın ve oyuncu bir erkek… İkisi de kariyerlerinin belki de en güzel zamanlarında… Bu olması gereken ama ne yazık ki benim daha önce deneyip çok büyük bir hayal kırıklığına uğradığım bir denklemdi. Kendimi sadece işime vermek istiyordum, onun da her zaman yaptığı gibi…

Onu televizyonda ilk gördüğüm an yaşadığım heyecanla nasıl kanepenin tepesine çıktığımı, şovunu izlerken ve şarkılarını söylerken nefesimi nasıl tuttuğumu ona da anlatmıştım… Hepimiz gibi ben de on beş yaşındayken bir Okan Bayülgen fanıydım. Bu zamana kadarki tüm televizyon kurallarını yıkıp seyirciye yaranmak yerine “Uçurdum seni!” deyip telefonu istediği an kapatabilmesine ve elbette akıllıca sözler etmesine bayılırdım. Ama on beş yıl sonra biri çıkmış ve ‘Uyanık Bar’ isimli bir gece programı ile ondan daha fazlasını yapmıştı. Okan Bayülgen idolüydü ve o idolünü yıkıp geçmişti… Bunu Okan Bayülgen’in de bildiğine eminim. Oyunculuk ve şarkıcılık sunuyordu; kahkaha ve haz, çılgın bir aura… Kabalıkla değil, zarafetle gelen bir ince mizahla… Her anı dolu dolu bir gece şovu… İnanılmazdı. Zaman duruyordu o programın saatinde benim için… Arka Sıradakiler’in yoğun temposunda sahnelerimi yazıp onun programını izlemeyi iple çekiyordum. Kimdi bu adam? Serhat Mustafa Kılıç! Merak ediyordum onu. Ah bir yakından görsem…

 

Bir iki haftaya kalmadan, Rabbim sesimi duymuş gibi, bir markette karşıma çıkardı onu… Sadece birkaç ev uzakta, aynı mahallede yaşadığımızı bilmeden… Ona doğru çekilmiştim… Yorgundum; hemen alışveriş yapıp eve gitmek, yazılmamış sahneleri bitirip Uyanık Bar’ı açmak istiyordum… Kafamdaki kusursuz planımla kasa sırasında beklerken o tam da önümdeydi işte; birkaç kişi geride ya da ileride değil, tam önümde! Acele acele aldığı ürünleri poşetlere koyarken kalbim yerinden çıkacaktı sanki… Ne kadar hızlı hareket ediyordu… O da kendi yaptığı programın saatine mi yetişmeye çalışıyordu? Ya da kendisinden sonraki insanın zamanına saygısından mıydı bu telaşı? Belki de ömür denilen vaktin tik taklarına karşı hep bir savaş vermesi gerektiğini hissediyordu… Ona hem hiç bakmamaya çalışıyordum hem de pürdikkat bakmaya… Hem görmemeye çalışıyordum suretini hem de her zerresini gözlerimle içmeye… Kalbimin gümbür gümbür atışını duyacak diye ödüm kopuyordu. Çok yakışıklıydı, çok çok çok… Marketten poşetleriyle birlikte çıkıp gittiğinde aklımın bir parçasını da o poşetlerin içine koyup yanına almıştı sanki…

Eve gittiğimde sosyal medyadan ona yazdım. Cevap verdi. Telefonumu aldı. Konuşmaya başladık. Şimdi Facebook’tan o yılların fotoğraflarına bakınca görüyorum ki çok güzel bir kadınmışım ama o zamanlar bunu hiç bilmiyordum, öyle hissetmiyordum. Sadece beyin olarak var olan ve ötesini yok sayan; işi gücü hayali karakterlerle, deli gibi başarılı olmaktan başka hiçbir şey düşünmeyen bir dizi yazarıydım. Kendi hayatım çok ıssızdı. Yalnız ve karanlık geceler, Serhat’ın adını telefon ekranında gördüğüm anda aydınlanıyordu artık. Saatlerce konuşuyor, dertleşiyorduk. O anda yaşadığımız hayatın hangi bölümündeysek yorgunluğunu, beğenilmenin mutluluğunu, yaptıklarımızın ve yapamadıklarımızın acısını tatlısını paylaşıyor; günün Z raporunu alıp öyle yatıyorduk ayrı yataklarda… Ama tek bir yüreği ikiye bölerek uyuyan iki insan gibi.

Bir gece eğer bir kahve içmeye gelmeyeceksem artık beni aramayacağını söyledi. Gelmeyeceğimi söyledim. Aramadı. Aradan birkaç ay geçince ben aradım. Dostluğumuz yine geceleri aydınlatıyor; içimize koca İstanbul’un bedel olarak koyduğu yalnızlık ağrıları sohbetlerimizle diniyordu. Ben yine kahve içme teklifini reddedene kadar… Daha da tanındığını, hayranlarının arttığını, dünyadaki tüm güzel kızların onun peşinde olduğunu, tüm bu kadınlarla rekabet etmemin imkansızlaştığını düşünüyor, daha da korkuyordum artık ondan. Ama ona söyleyemiyordum. O yine bana küstü; bu küsüp barışmalı hasbihalimiz tam beş yıl sürdü. Sessizliğimiz ise 1 yıl… Onu hayatımda dünya gözüyle ikinci ve son kez göreceğim güne kadar…

2016 yılıydı. On dört yıldır ilk defa çalışmıyordum, kendimle ilk defa karşılaşmış gibiydim. Hayatımı değiştirme kararı almıştım. Belki de “hayatımı yaşama kararı” desem daha doğru olur. İstanbul’da, dört duvar arasında dizi yazarken sadece Caddebostan sahilinde deniz kenarındaki yürüyüşlerimle mental sağlığımı korumaya çalışmak aptalca geliyordu artık. Kapalı spor salonlarının havuzları yerine uçsuz bucaksız denizlerde yüzmek, araçların egzoz kokusuyla dolu sahil şeritleri yerine yemyeşil ormanlarla kaplı dağlarda yürümek istiyordum. Doğaya en az yazı kadar aşıktım ve artık nefes alamıyordum İstanbul’da… Kaz dağlarının olduğu Balıkesir Akçay’a taşınacaktım. Gitmeden önce Seksenler dizisinde oynayan bir arkadaşım beni sete davet etmişti; Serhat aklımda yoktu, daveti kabul ettim ve onu kuliste gördüm. İkimiz de bizi beş yıl boyunca birbirimize bağlayan muhabbetimizi hatırlamış olmalıyız ki birkaç saniye mıh gibi kaldık. Yanıma gelmedi. Arkasını döndü, aynada makyajıyla ilgileniyormuş gibiydi. Yanına gittim, İstanbul’dan ayrılacağımı, Balıkesir’in yakın bir şehir olduğunu, iş toplantılarım olduğunda bir uçakla gelip gideceğimi, mesleğime devam edeceğimi anlattım. Artık yazma tutkumu bir kenara bırakıp hayatı yaşamaya cesaretimin olduğunu söylemek istiyordum… Buz gibiydi… Her zamanki nezaketiyle benim için sevindiğini söylerken sesinde içilmemiş kahvemizin kırgınlığı, gözlerinde geçen zamanın sitem dolu küskünlüğü vardı… O sırada set çayları gelmişti bahçeye, çay içmeyi teklif ettim. Cevap vermedi. “Bari birlikte bir fotoğrafımız olsun, hadi gel” dedim. Telefonumu açıp objektife gülümserken; tam o anda onun yokluğunu fark edince hüzün dolan ifademi, ne kadar kırıldığımı dün gibi hatırlıyorum… O da kırgındı, anlıyordum.

Müfit Hoca “motor” dediğinde, “Ergun Plak” sahnesiyle başlamıştı çekim. Resmen döktürmüştü… Her zamanki gibi… İnsan bir tane kelime sürçmesi ya da bir ezber kayması yaşamaz mı? Onlarca insan yine ona hayran kalmıştı, benim gibi… O muhteşemdi ve ben ondan korkmuş, cesaretimi topladıktan sonra ise geç kalmıştım… Aslan kadını ve Yengeç erkeği zaten olmazmış diye teselli edecektim daha sonra kendimi… Artık benim dostluğumu bile istemiyordu… O gün sette ördüğü duvar o kadar sertti ki, bir daha yanına gitmeyi aklımdan bile geçirmemiştim. Sahnesini oynadıktan sonra bir anda kaybolmuştu zaten…

Sosyal medyada kız arkadaşının neden yanına iki gün sonra gittiğini sorgulayıp yargılayan insanlar; hayatı hep kendi penceremizden gördüğümüz kadarıyla biliyor, görünenin ardını hiç düşünmüyoruz. Bir erkek uzaklaştığında karşısındaki kadın ondaki kararlılığı görüp geri çekilebilir; çünkü o an için bundan başka çaresi yoktur… Daha fazlası arsızlığa girer. Birbirini seven insanlar birbirine saygı duyarlar, olması gereken de budur. Sekiz yıl boyunca Serhat’ın hayatında olan, ‘Kadınım’ dediği insan böyle olacağını bilse iki saniye bile bekler miydi? Emin olun o arsızlığı da gurursuzluğu da göze alırdı! Aklınızı başınıza devşirirken vicdanınıza da kulak verin; geride kalan o insanın dünyası başına çökmüşken, hâlâ yaşadığı kaybın şokundayken acısını daha da fazla dağlamayın… Korlar içinde orman yangınına dönen yüreğine bir de siz odun atmayın acımasız sözlerinizle… İnsaf ve insan ne kadar birbirine yakın iki kelime değil mi? İkisinden birini bulun içinizde, lütfen.

Serhat sadece benim için değil, hepimizin nezdinde özel bir insandı… Sosyal medyada nüfus cüzdanını değiştirmemesine kadar didik didik edilirken, sağlığını ihmal edecek kadar deli gibi çalışmaktan böyle bir külfet işe bile ayıracak kadar vakti olmadığını hesaplayamayanlar… Bazı sayfalar tıklanma uğruna evinde bulunan maddeler üzerinden haber yaparken, Serhat’ın hayat görüşünü iyi bilenlerden biri olarak; uyuşturucudan nefret ettiğini, bir oyuncunun yüksek bir performans için, sağlam bir irade ve disiplin ile yaşaması gerektiğini savunduğunu söylemek istiyorum. Bu görüşte olmasaydı, canlandırdığı o tüm karakterler nasıl hafızamıza kazınırdı, bu enerjiyi nasıl bulabilirdi?! O, sanatını üretmek için kendini tüketti ! Onun kalbi sadece oyunculuk için atardı, okul bile açtı oyuncular yetiştirebilmek için, durmadan çalıştı. Sağlığını hiçe sayarak çalıştı! “Teşkilat” dizisinden sağlığı sebebiyle çıkarılmasını kaldıramadığını, bu üzüntüyle tıpta bile yeri olan kırık kalp sendromuyla kalp krizi geçirdiğini düşünüyorum. Belki de şimdi sorgulanması gereken, dizi sektörünün acımasızlığıdır. Neden iyileşmesi için süre verilmedi? Biz senaristlere sorun çıkaran bir oyuncuyu hikâye icabı öldürmemiz ya da yurt dışına göndermemiz söylendiğinde öyle yaparız. Ya da tam tersi istendiğinde bir oyuncunun sağlık sorunu için yine bir kılıf uydurur, oyuncunun geri dönmesini bekleriz. Nitelikli yapımlarda; profesyonel yapımcı ve yönetmenlerle süreç böyle yürür. Senaryo, karakterlerin kaderini tayin edecek güçtedir! Raporlu halde bir gün sete gidemeyince kovulmak ne demektir?! Neden Serhat’ın sağlık sorununa saygı duyulmadı, rolü için senaryo beklemedi?! İşte sizin tıklamalarınızdan para kazanan etik yoksunu sayfaların asılsız haberlerine değil, bu soruya kafa yormanız gerek! Gerçekten Serhat’ı yüreğiyle seven herkesi “Teşkilat” dizisini boykot etmeye davet ediyorum. BU BİZİM, ONA OLAN SEVGİMİZ İÇİN SAYGI DURUŞUMUZ OLACAKTIR.

O oyunculuk için doğdu, oyunculuk için yaşadı ve oyunculuk uğruna aramızdan ayrıldı…

HÜRAYDIN HABER

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve huraydingazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.